Kadın-Erkek Algı Farklılıkları ve Mutlu Evlilik, Gülşah AKÇAY CİVRİZ

img

Kadın ve erkeklerin algı dünyalarının farklı olduğunu biliyoruz. Bu farklılıkların günlük hayata yansımasını değerlendirir misiniz?
Aynı olan çok tarafımız var. Erkeklerin beyninde de kadınların beyninde de 100 milyar nöron var. Annemizden ve babamızdan aldığımız 46 tane kromozom var. Organlarımızın adı aynı, aynı fonksiyonları görüyorlar. Bununla beraber, yüzeyden baktığımızdaki o benzerlikler, içeriye girdiğinizde çok inanılmaz farklılaşmaları beraberinde getiriyor. Mesela, kadın beyninde duygusal hafıza merkezi dediğimiz bölgede erkeklerden yüzde 11 daha fazla hücre var. Sadece bu bilgi tek başına, kadınların neden duygu yüklü olayları unutmakta zorlandığı, dönüp dönüp başa sardığı, “Siz beni istemeye gelirken çiçek de getirmemişsiniz.” diye eşinin başının etini yediği noktaları beraberinde getiriyor. Aynı zamanda sözel yetilerin daha fazla olması, beyinde bizim harç malzemesi olarak gördüğümüz yapı malzemesinin, nöronlar arasındaki bağlantıların kadınlarda daha fazla olması, sonuç olarak birçok şeyde farklılıklar meydana getiriyor.

Bu farklılaşma daha en başta, 8. haftada bir fetüs kız ya da erkek olup olmadığı belli olmayan bir fetüs, testosteron salgılanmasıyla birlikte farklılaşmaya başlar. Testosteron salgısı o fetüsü erkek olarak dönüştürür ve testosteron salgısı, beyindeki bazı gelişmiş olan yapıları da zayıflatmaya başlar. Mesela bunlardan birisi de sözel becerilerin olduğu kısımdır. Artık oradaki devrelerde bir baskılama söz konusu olur. Bu nedenle de erkek beyni; konuşma, yaşayıp hissettiklerini paylaşma, anlatma, anlamlandırma ihtiyacını bir kadına göre daha az hisseder.

Özellikle beyindeki gri madde ve beyaz madde dediğimiz noktalarda kadın ve erkek beyninin farklılıklarını şuna benzetiyorum: Erkekte yapı malzemesi diyelim ki tuğla bir malzeme olarak daha fazla, kadında da harç daha fazla; ama tuğla da tek başına çok fonksiyonel değil, harç da tek başına. Yani Allah sanki anahtar-kilit gibi birbirini tamamlasınlar, birbirini bütünlesinler diye farklı yaratmış; ama bu farklılık, feminizmin arka planını beslediği şekilde asla bir eksiklik değil. Bu farklılık, tamamen birbirini tamamlarken birbirine zenginlik olacağı, birbirine rahmet olacağı, birbirine güzellik olacağı şekilde yaratılmış.

Mesela, kadının beyninin hacmi erkekten küçüktür. Nörologlar tarafından bilinen bir gerçek bu; ama aynı sayıda nöron var. Beyin hacmi küçük ve hamileliğinde daha da küçülüyor. Hamilelikte beyin, bir sıvının içinde yüzer gibi oluyor, hacmi küçülüyor, kadının iç organlarının yeri değişiyor; ama doğumdan sonra eski hâline geri dönüyor. Kadın beyni erkek beyninden hacim olarak küçük; ama içerik olarak beynin hangi bölümlerinin hangi fonksiyonları yönettiği ve hangi ölçüde yürüttüğü anlamında çok ciddi bir farklılaşma var ve bu farklılaşma tamamen kadının ve erkeğin baskın olan rolleriyle bağlantılı.

Şu anda feminizm, sosyal cinsiyet üzerinden kadının tamamen davranışlarının ve kimliğinin toplum tarafından şekillendirildiğini dayatıyor ve bu dayatma üzerinden bir eşitlik söylemi götürüyor. Bu eşitliği herhangi bir şekilde sorguladığınızda, inanılmaz şekilde yobaz, gerici oluyorsunuz. Bununla birlikte, eşitlik söyleminin bizatihi kendisi aşağılık kompleksinden başka bir şeyden kaynaklanmıyor. Eksik değilim ki eşit olduğumu vurgulamak zorunda hissedeyim; yetersiz değilim ki bu iddianın peşine düşüp de kendimi fıtratıma uygun olmayan şekillere, hâllere sokayım. Beni farklı yaratan, bu farklılığımı bana güzellik olarak vermiş, erkeğe de yük olarak vermiş. Yani ben kendi nazenin ruhumu neden kabalaştırıp örselemeye çalışayım ki? Gülün yeri güldür, ağacın yeri ağaçtır. Yani ne gül ağaçtan eksiktir ne ağaç gülden fazladır; ikisi de kendi içinde farklı özelliklere ve güzelliklere sahip unsurlardır.

Tabi bu farklılık, kadınlara süreç odaklı olmayı getiriyor. Kadın ilişkisel yaratılmış. Harç malzemesi olarak beyinde birçok farklılığı var. Hatta çalışmalar şöyle gösteriyor: 3 aylıktan itibaren bir kız bebek, bir erkek bebekten, annenin gözlerine yüzde 300 daha fazla bakıyor, daha fazla göz kontağı kuruyor. Bakışlarda; o bakışları anlama, anlamlandırma, sentezlemekle ilgili devreler harekete geçmeye başlıyor. Bunlar kadının ilişkisel olmasını kolaylaştıran şeyler. Erkeklerde ise sonuç odaklılık var.

Beyninizde empatiyle ilgili bilişsel empati ve duygusal empatiyi içeren iki bölüm vardır. Kadın ve erkek birlikte bir sorun yaşadığında, kadın duygusal empati kısmında daha fazla zaman geçiriyor ve bilişsel empati kısmında daha az zaman geçiriyor. Oradaki duyguya odaklanıyor, karşısındaki bir duygu yaşadıysa onu hissetmeye, kendisi yaşadıysa onu fark etmeye ve yaşamaya daha fazla odaklanıyor ve sonra “Ne yapılmalı?” kısmına geçiyor. Ama erkek, duygusal empati bölümünde çok az zaman geçirip bilişsel empatiye geçiyor. Kadın, “Çok yoruldum, bu işler de yetişmeyecek.” dediğinde, erkek “Boş ver, olduğu kadar. O da olmayıversin.” diyor ya da bir misafir gelecekse “Hazır alırız, canını sıkma.” diyor. Kadın, “Yoruldum. Of, yetişmeyecek galiba.” diye dertlenirken o da biliyor hazır alınabileceğini ya da o kadar yapsa da bir şey olmayacağını; ama o sırada bir şey yaşıyor ve bu yaşadığını paylaşmak istiyor, paylaşırken de anlaşılmak istiyor. Ama erkekte bir yardım çağrısı var. “Sonuca onu hemen nasıl ulaştırmalıyım, onu oradan alıp öbür tarafa nasıl iletmeliyim?” şeklindeki bir durumdan vazife çıkarıyor kendisine. Belki saniyeler oynuyor burada, belki milisaniyeler oynuyor; ama davranış anlamında çok şeyi farklılaştırıyor ve birbirimizi yanlış anlamamızı beraberinde getiriyor. Kadın “Beni hiç anlamıyor.” diyor. Beyni böyle çalışıyor, adam ne yapsın. Erkek çözüm odaklı. Yani öyle yaratılmış, ona eğilimli yaratılmış.

Toplumumuzda kadınların birden fazla kimlik üstlendiğini görüyoruz; anne, eş, gelin, çalışan, eğitici vs. Size göre kadın toplumda hangi kimlikle nasıl var olmalı?
Kadınların erkekler gibi birden fazla kimliği var. Doğar doğmaz, önce her birimiz temel bir kimlik üzerine doğuyoruz; kul kimliği. Tabi modern psikoloji bunu bilmiyor, ama biz bunu böyle biliyoruz. Kul olarak dünyaya geliyoruz ve aynı zamanda hemen evlat oluyoruz. Doğar doğmaz anne ve baba olarak etrafımızda olan birileri var ve biz de evlat pozisyonundayız, evlat kimliğindeyiz. Hayat ilerledikçe, gelişimsel süreçler içerisinde kimlikler eklenmeye başlıyor. 3 yaşına geliyorum, paralel oyun dönemi bitiyor, birlikte oyun dönemi başlıyor, arkadaşım oluyor, apartman komşusu arkadaşım; okula gidiyorum, okul arkadaşım oluyor, öğretmenim oluyor. Babaannem var, teyzem var, birinin yeğeniyim, birinin torunuyum.

Kadının hayatındaki iki önemli kimlik, eş ve anne kimliği. Bunlar kazanılmış olarak gelen kimlikleri. Belirli bir yaşa geldiğimizde evlilik yoluyla eş oluyoruz ve o evlilik süreci içerisinde anne oluyoruz. Çok ilginç bir şey var burada. Normalde kimliklerin güçleri, ortaya çıkış süreleriyle bağlantılıdır. Bir kimlik ne kadar önce ortaya çıktıysa diğer kimliklerden o kadar güçlüdür; ama anne kimliği bunun istisnası. Anne kimliği kaç yaşında gelirse gelsin -diyelim ki 20 yaşında evlendim ama 30 yaşında anne oldum- ilk hamilelikten itibaren eş kimliğinin önüne geçmeye başlayabilir. Ama en belirgin bir şekilde; temas sağlandığında, emzirme, ilk günlerden sonra anne kimliği belirgin ölçüde eş kimliğinin önüne geçer. Anne kimliği o kadar güçlü bir kimliktir ki anne saldırgan olacak kadar çocuğunu korur, eşinden bile, etrafındakilerden bile. Çünkü orada hazır bir program var. Mesela bebeğin yüz ifadesi, büyük gözler, koca kafa. Orada benim alt beynimin algıladığı bir şey var; üst beynim görmüyor, fark etmiyor bilinçli olarak. O, bende şefkat, merhamet devrelerini harekete geçiriyor; ama en fazla da annede geçiriyor. Çünkü annenin şefkat, merhamet devrelerinde çok daha fazla nöron var, çok daha hassas, çok daha duyarlı, hızlıca harekete geçirebiliyor.

Bu kimlikler üzerine, kadının eğitim hayatı ve eğitim hayatı boyunca sosyalleşme, üretme anlamındaki ihtiyaçlarını karşılamak adına iş hayatı da ona bir kimlik sunuyor. Bu kimliklerin edinilmiş ve kazanılmış olarak ayrılması mümkün. Annelik kimliğinin kadının kişiliğini tamamlaması, kendini tamamlaması anlamında çok belirgin ve özel bir tarafı var. Anne olmayı sağladığı için eş kimliğinin de bununla bağlantısı var. Fakat bir kadın anne ve eş olduğunda, sadece bu kimlikler hayatında olduğunda değersizdir, sönüktür, geridir diye bir şey yok; çünkü kadının sosyalleşmesi ve sosyal ihtiyaçlarını karşılaması sadece çalışmak üzerinden mümkün değil. Yani “Karşılıklı bir alışveriş içerisinde, bir hizmeti satıp onun karşılığında para aldığında, o kadın daha fazla kimlikle daha üstün bir kadındır, daha iyi, daha meziyetli bir kadındır da ötekileri meziyetsizdir.” diye bir şey yok. Bununla beraber, üretmek, özellikle bir sistem içerisinde, sürekliliği olacak bir şekilde üretmek daha kolay, daha etkin olabiliyor ve belirli ölçüde özgüven hissedildiği için, bu, diğer kimliklere olumlu katkıda bulunabiliyor; fakat çalışma hayatının fıtrî bir şekilde yapılandırılmasıyla bu mümkün. Kadını erkekle aynı şartlar altında, aynı saatlerde istihdam eden bir sistem eşitlikçi bir sistemdir, birbirini aynı değerlendiren bir sistemdir; fakat âdil midir, bu tartışılır.

Ben, eşitliğin her zaman adalet olmadığına inanıyorum. Adalet, ihtiyaca göre konumlandırmaktır. Yani 3 yaşındaki oğluma koyduğum yemeği 5 yaşındaki oğluma koyuyorsam, aynı yemeği veriyorsam, eşit davranırım; ama âdil olmayabilirim. Bu anlamda, kadınların çalışma şartları fıtrî olacak şekilde olmalı, aile olmayı, eş olmayı, anne olmayı engellememeli. Bunlar kadını küçültmüyor, bunlar sadece kadının görevleri de değil. Fakat bu rollerde, yani anne kimliğinde annenin yerini babanın doldurabilmesi diye bir şey mümkün değil. Elbette ki baba da çocuğa yemek yedirebilir, baba da çocuğun temizlik ihtiyaçlarını karşılayabilir; ama emzirmek dediğimiz şey anneye verilmiş. Çocuğu taşıma görevi, muhafaza etme görevi anneye verilmiş ve bu hayatı bizatihi bedensel olarak da paylaşmak nedeniyle anne-çocuk arasında çok özel bir bağ var. Bu bağı korumak, insanlığın bundan önce binlerce yıldır yapageldiği şeyi yapmak belki de insan soyunun devamı için çok gerekli. Bundan önce, acaba binlerce yıl boyunca bu yapılmıyor olsaydı insan soyu devam edebilecek miydi?

Taşları doğru yere koymak gerekiyor burada. Bir eksiklik söyleminin, aşağılık kompleksinin beslediği bir eksiklik söyleminin dışında, sağlıklı bir şekilde düşünmek gerekiyor.

Biraz da ülkemizdeki evliliklerden bahsedelim. Son yıllarda boşanma oranlarında yükseliş var. Sizce boşanmanın nedenleri ve huzurlu bir evlilik için eşlere düşen görevler nelerdir? Size yansıyan problemler itibariyle neler gözlemlediniz? İnsanlardaki stres yükü ve benlik algısı bu konuyu ne kadar etkiliyor?


Ülkemizdeki boşanma oranlarında ciddi bir artış gözlemleniyor. Bu boşanma oranları ilk 5 yıl içerisinde gerçekleşiyor çoğunlukla. Boşanmaların yüzde 40’ı ilk 5 yılda gerçekleşiyor. İlk 6 ay, ilk 1 sene, bunlar yine aynı şekilde kritik periyotlar.

Boşanmanın nedenlerine gelecek olduğumda, istatistik kurumlarının yaptığı çalışmalar var, onların söylediği bazı gerçekler var. Erkeğin ilgisiz olması, kadınlar tarafından yüksek oranda boşanma sebebi olarak gösterilen önemli bir faktör. Erkek tarafından da yüksek oranda gösterilen, eşinin ailesinin aile işlerine karışması gibi bir unsur var. Bunlar farklılaşan ve daha farklı olarak dikkatimizi çeken boşanma sebeplerinden. Elbette ki aldatma-aldatılma durumları, şiddet durumları, daha önceki yıllarda olduğu gibi şimdiki dönemde de boşanma sebepleri arasında. Fakat bu istatistik çalışmalarının net bir şekilde resmedemediği nedenlerden biri, yeni nesillerin benmerkezci olması, kendi ihtiyaçlarına ve kendi ihtiyaçlarını karşılama eksenli bir hayat anlayışına yatkın olmaları gözüme çarpıyor.

Evlilikler gençlerin fiziksel, sosyal, duygusal çıkarlarına hizmet eder bir şekilde kullanıldığında; yani falanca kişiyle, falancanın oğluyla evlendiğinde daha rahat yaşam şartları içerisinde yaşamak ya da filancanın kızıyla evlendiğinde falanca yerdeki işe daha kolay girebilmek, bir genel müdürün kızıyla evlendiğinde arkasını sağlam bir yere yaslamak gibi unsurlar belki hep vardı; ama şimdi bunlar daha fazla normalleşti, daha fazla kriter hâline geldi.

Hazreti Peygamber’in (sav), evlenilecek kişide aranılmasını istediği özelliklerden biri, evet, maddî, fiziksel şartlar; ama “Siz daha dindar olanını seçin.” derken, bize manevî olanları tercih etmemiz yönünde bir rehberlik yapıyor. Bu kriter, evlenme kriterleri arasında daha az dikkate alınıyor artık. Daha fazla dikkate alınan şey bu dünyaya bakan özellikler. Bu dünyaya bakan özellikler kriter olarak alındığında, birincisi, o kriterler gerçek mi değil mi, burası muamma. İkincisi, sürdürülebilir mi değil mi, burası zaten sorulacak bir şey. Üçüncüsü, ben onları evlendikten sonra aynı şekilde önemli bulacak mıyım bulmayacak mıyım? Ben de değişebilirim. Dolayısıyla bunlar bu şekilde sağlam zeminlere oturmadığı için evliliklerde de sıkıntı oluyor.

Diğer boyutta, özellikle erkeklerle ilgili olan kısımda fark ettiğim bir şey; ayrışamama, duygusal olarak kendi ailesinden ayrışmamış olma, birey olamama. “Ayrışmamış benlik” diyoruz biz buna. Belki fiziksel anlamda gidip yurtdışında okuyor, geliyor vesaire, mekânsal ayrılıkları yaşayan insanlar bunlar; ama onaylanma ihtiyacı çok yüksek. İstişare edilebilir, tabi ki ailelerimizle istişare edeceğiz. Ama kendi aldığı kararlar anlamsız ve gereksiz mesnetlerle ya da sebeplerle reddedildiğinde, o kararları uygulama riskini alacak sorumluluğu ve olgunluğu gösterememe gibi, evin reisi olma, baba olma rollerini üstlenecek olgunluğa gelememesi, kadınlar tarafında çok ciddi anlamda sıkıntı oluşturuyor. Çünkü erkek, kök aileden ayrışamadığı için kendisi aile olamıyor. Kendi benliğini ayrı bir şekilde tanımlayabilmek anlamında bunu yaşayacak ki eş olacak ve baba olacak. İki ailenin kesişim noktaları olacak; ama üst üste binmeyecek iki aile. Bu noktada en fazla erkeklerle ilgili sorun olduğunu görüyorum.

Kadınlar tarafında, çok daha erken ayrışmış benlikler, duygusal olarak çok daha özerkleşmiş kişilikler görüyorum ve açıkçası bu, tanımlanan kadın tablosunun çok dışında Türkiye’de. Evet, şiddet var, ama kadınlar gerçekten çok güçlü Türkiye’de. Kadınlar gerçekten duygusal anlamda çok özerkleşmiş ve kendi olabilmiş özelliklere sahipler. Bunları şaşırarak fark ediyorum. Ne kadar genellenebilir bilmiyorum; ama benim bu şekilde birçok danışanım var.

Sosyal medya, boşanma oranlarının artmasında çok önemli bir faktör; hem evlenme aracı olarak kullanılması hem de evlilik sürecinin sağlıklı yönetilememesi açısından önemli bir faktör. Gençler sosyal medyayı çok fazla kullanıyor, hatta sosyal hayatlarının çoğunluğu sosyal medya üzerinden gerçekleşiyor.

Sosyal medya çok serbest, çok geniş bir alan; ama sanal. Öyle olunca, evlenme kararlarına çabuk varılıyor. O karara varıp o kadar çok şeyi yaşayan kişi nişandan sonra olumsuz bir şey görünce, birincisi, duygusal olarak kendini kirlenmiş hissediyor; ikincisi, o yaşanmışlığın içeride de karşılığı var, yani sanal ortamda da olsa gerçekten yaşamış onları, beyinde karşılığı var. Geriye dönmek istemiyor ve evlilik yapılıyor, ama yaparken de içi rahat değil zaten kişinin. Tabi ki bu şekilde yapılan evliliklerde ilk 6 ay, ilk 1 sene içinde; karşıdakinin madde bağımlısı olduğunun, birden çok ilişkisinin olduğunun, gay olduğunun, terörist olduğunun bilinmesiyle, ayrılmalar gerçekleşebiliyor. Hiç az değil 10-15 aylık evliyken boşanan danışanımız. Bunların hepsini terapi süreçlerimizde gördük.

Sosyal medya, eşlerin birbirlerine dönüp onarma motivasyonunu düşürüyor. Neden? Geçiştirebilecek çok güçlü bir araç var. Akşamın bir yarısında kalkıp nereye çıkıp arkadaşıyla sohbet edecek insan ve bunu kaç kere yapabilir? Ama istediği sıklıkta, istediği kadar sosyal medyada zaman geçirebilir bir kişi. Dolayısıyla oturup yüz yüze sorunları çözmekten alıkonuldukça o sorunlar birikiyor, eşler birbirinden soğuyor, eşler birbirinden uzaklaşıyor ve yine sosyal medya devreye giriyor. Hadi bir de sohbet odalarına girdiyse kafa dağıtmak için, hadi bir de bir yeri merak edip “Burada ne yapıyorlar acaba?” diye tıkladıysa işte olan oldu. Zaten tam ayağının biri çukura girmek üzere, iki ayağıyla birlikte çukura düşmüş oluyor. Mesela kişi süslenip püslenip Facebook’ta bir fotoğraf paylaşıyor ve hiç tanımadığı bir adam, gönderdiği bütün fotoğrafları beğeniyor. Beyinde dopamin merkezi yani haz merkezi, tıpkı kokain almışçasına uyarılıyor. Kişi her beğeni aldığında haz merkezi, dopamin merkezi uyarılıyor ve kişide bu, daha fazla gönderide bulunma, o gönderilerin daha fazla beğenilmesini isteme, sürekli kontrol etme davranışını getiriyor. “Ne yapayım ben, üç gün önce kavga etmişim kocamla. Bir sürü beğenim var, 200 kişi beğenmiş fotoğrafımı…” O beğenenlerden sürekli beğenene, “Sohbet edelim. Benim de canım sıkkın…” gibi bir mesajla sadece sohbet olarak başlıyor. “Ben karar verdim, bugün eşimi aldatacağım.” demiyor hiçbir kadın ve erkek. Ama o sohbet, gerçekten masumane başlayan paylaşım, beraberinde çok mahrem duyguların konuşulması, aile hayatıyla ilgili ayrıntıların paylaşılması ve takibinde kişinin hiç yapacağını ummadığı şeyleri yapmasına götürüyor kişiyi. Bu durum, bir gün kişinin eşinin o anda odaya girip yazılanları görmesi ya da şüphelenip bilgisayara baktığında bütün yazılanları okuması gibi, gerçekten çok büyük travmaların yaşandığı sonuçlarla bitme, hukuken bitmese de duygusal olarak çökme noktasına getiriyor.